Key Points

`Win or lose, everybody gets what they want out of the market. Some people seem to like to lose, so they win by losing money.` Ed Seykota

19 Nisan 2014 Cumartesi

Peki, fiyat nedir?

İktisat temelde bir fiyat ilmidir. 


Peki, fiyat nedir? Günümüz insanları için çocukca bir soruya benzese de ciddi iktisat tahsili yapmamış olanların fiyat kavramını hayatlarının sonuna kadar öğrenemedikleri bir hakikattir. Onlar için fiyat, para cinsinden bir rakamdır. 


Mesela okuduğunuz gazetenin fiyatı 50 kuruş, içtiğiniz sütün litresi 1 liradır. Oysa burada para sadece bir araçtır. Ne yaptınız da, o araçtan bir miktar edindiniz ve şimdi onu elinizdeki gazeteyle veya içtiğiniz sütle değiştiriyorsunuz? İçinde yaşadığınız toplumun diğer fertlerine ya bir mal ya da bir hizmet sundunuz; onun karşılığında size bir miktar "para" ödendi; şimdi onun bir kısmıyla gazete veya süt alıyorsunuz. 


Sonuç: Fiyat toplumsal bir ilişkidir. Mübadele edilen mal veya hizmetlerin birbirlerine nisbetidir. Yani bir ilişki ve bir orandır


Mustafa Özel

25 Mart 2014 Salı

“Hükümet Duyarlılığı” ve Küresel Finans Merkezi Vizyonu


10 yıla kalmadan bölgesel, 30 yıla varmadan küresel finans merkezi olması planlanan İstanbul’da neler olup bittiği, son 15 gündür neredeyse tüm dünyanın ilgisini çekiyor. İstanbul tüm cazibesine rağmen, bu sıralarda, gerçek anlamda bir küresel finans merkez olabilmesi için şart olan “kozmopolitlik” sınavından geçiyor. Tabii sadece şehir değil, tüm ülke ciddi bir sınav veriyor.


Z/Yen adlı danışmanlık şirketi, gerçek bir küresel finans merkezi olmanın unsurlarını önem sırasıyla şöyle listeliyor:

- Nitelikli İnsan Gücü;
- Düzenleyici ve Denetleyici Çerçeve;
- Uluslararası Finans Piyasalarına Ulaşım;
- İş Yapma Altyapısının Kalitesi;
- Müşterilere Ulaşım;
- Adil Ticaret Ortamı;
- Hükümet Duyarlılığı;
- Kurumsal Vergi Rejimi;
- Maliyetler;
- Uzman Tedarikçilere Ulaşım;
- Hayat Kalitesi;
- Kültür ve Dil;
- Ticari Garyrimenkullerin Kalitesi; ve
- Gelir Vergisi Rejimi.

Bu sıralamada ortalarda yer bulan “Hükümet Duyarlılığı”na ister istemez hem gözüm hem zihnim takılıp kalıyor. Diğerleri hususunda da söylenecek çok söz var, ama faiz lobisinin ve spekülatörlerin hasım ilan edildiği bir duyarlılıkta, İstanbul’un küresel finans merkezi olma vizyonunu nasıl gerçekleştireceğini de kendi kendime sormadan edemiyorum. Paraya adres gösteren bir “Hükümet Duyarlılığı” ile inanın bu vizyonu gerçekleştirmek çok zor! Gerçekleşecek olsa bile bu anlayışla, herhalde bir kaç asır sürer.

17nci yüzyılda Japonya’nın finans ve kültür merkezi olan Osaka!

Ali Perşembe Osaka ve Japonya’nın durumunu şöyle anlatıyor:

“1600’lü yıllarda Japonya’nın finans ve kültür merkezi olan Osaka kentinin Dojima semtinde vadeli işlemler dünyasının temelleri atılırken, daha kuzeyde henüz tıfıl kasabalıktan kafasını kaldıramamış olan Edo (Tokyo’nun eski adı) ve onun gibi diğer yerleşim merkezlerinde Osaka’nın başarısını sindiremeyen bir Japon kültürü fenomeni yaşanıyordu. Bu binlerce yıllık kültür kızlarını samuraylarla evlendirmek, çiftçiye saygı duymak ve zanaatkâr ve üreticinin önünde eğilmek gibi değerlerle yoğrulmuştu. Parayla uğraşmak (günümüzün fiyakalı deyimi ile “finansçı olmak”) toplumun tukaka ettiği bir meslekti. Japon kültürü bu mesleği içine hiç sindiremedi ve Osaka’da Dojima ve Yadoya’nın bahçesi gibi “borsacıların” toplandığı mahalleri her on beş yılda bir kılıçtan geçirdi. “Sosyal statüsüyle bağdaşmayan bir refaha erişmek” (yâni para işiyle uğraşarak zengin olmak) suçundan binlerce “finansçı” doğrandı, gitti. Öyle ki, Japonya ilk resmi borsasını ancak 1951 yılında açabildi. Genlerine para işi kazınmış olan Osaka’lıların bu işi yaptıkları için 300 yıl boyunca doğranmış olmalarına rağmen koca Japonya’nın birbirlerini “Mokarimakka!” (“Kâr ediyor musun?”) diye selâmlayan tek halkı olması acı bir ironi taşır...”

Batı Medeniyeti Çok mu Farklıydı?

Bunun cevabını da Niall Ferguson’dan okuyalım:

“Batı medeniyetinin tarihi boyunca finans ve finansçılara karşı devamlı yinelenen bir husumet olmuştur. Bu düşmanlığın kökleri borç vererek para kazananların tarım ve sanayi ile uğraşanların “reel” ekonomik faaliyetleri üzerinde parazitlik yaptığı fikrinde yatmaktadır ve üç nedeni vardır:

- Borçluların sayısının kreditörlerin sayısından hep daha fazla olmuş olması;

- Finansal kriz ve skandalların, finansın refah yerine fukaralık, istikrar yerine volatilitenin anasıymış gibi gözükmesine neden olacak kadar sık tekrarlanması; ve

- Yüzyıllar boyunca, dünyanın her bir tarafındaki ülkelerde finansal hizmetlerin orantısız bir biçimde daha çok etnik veya dini azınlıklar tarafından sağlanmış olması, bu azınlıkların hep toprak sahibi olmak ve kamu görevi yapmak gibi vatandaşlık haklarının kısıtlanarak kendi sıkı akrabalık ve güven şebekeleri dahilinde finans üzerine uzmanlaşıp başarılı olmaları.”

Kalkınmanın ve Maddi Refahın Kökü Paradır!

“Murdar paraya karşı önyargılarımız ne kadar kök salmış olursa olsun, kalkınmanın kökünde para yatar. İnsanlığın yükselişinde en büyük etken paranın yükselişi olmuştur. Finansal inovasyon, borçlu ailelerin kanını emen sülük olmaktan veya dul ve yetimlerin tasarruflarıyla kumar oynamaktan ziyade, insanoğlunun mağara perişanlığından bugün birçoğumuzun tanıştığı maddi refaha ulaşmasında yeri doldurulamaz bir rol oynamıştır. Medeniyetin Babil’den Hong Kong’a doğru yaptığı yolculukta borç ve kredinin evrimi en az teknolojik buluşlar kadar önemli olmuştur. Bankalar ve bono piyasaları İtalyan Rönesansı’nın, ihtişamının; kurumsal finansman Hollanda ve İngiliz imparatorluklarının; sigortacılık, konut kredileri ve tüketici finansmanı yirminci yüzyılda A.B.D. zaferinin temelleri olmuşlardır.”

“Eğer borç alma ve verme temelleri olmasaydı dünyamızın ekonomik tarihi yazılamazdı. Ve borçlular ve kreditörler arasında mütemadiyen büyüyen ilişkiler ağı olmasaydı günümüzün küresel ekonomisi stop ederdi. Evet, para dünyayı döndürmez ama dudak uçuklatacak sayıda insanın, ürünün ve hizmetin dünyayı dolaşmasını sağlar.”


*****

Kaynaklar:

Ali Perşembe, “Finansçı olmak, Rantçı Olmak ?”, 9 Temmuz 2009, Dünya Gazetesi 

Niall Ferguson, The Ascent of Money, (Londra, Penguin Books, 2008)


24 Mart 2014 Pazartesi

Rothschildler, Döviz Alım Satımı ve Kaldıraçlı İşlem

Sermayenin Anavatanı başlıklı yazı serimizde, sermayenin izini sürerken karşılaştığımız; artan finansman işlemleri ile birlikte kurulan, başlıca faaliyet alanı döviz alım satımı olan çok büyük aile şirketlerinin adlarını bir kez daha hatırlayalım: “Fuggerler,  Mediciler ve daha sonraları Rothschildler ve Baring Brothers.”



İddiaya göre bunlardan biri olan Rothschildler 19. yüzyıl boyunca, hem özelde, hem modern tarihte en büyük serveti oluşturmuşlardır.  Bu servetin arkasında neler olduğu, bu servetle ne gibi faaliyetlerde bulunduklarına dair pek çok dedikodu vardır. Ancak wikipedia.tr’de özellikle dikkat çeken bir bölüm var ki, döviz alım satımı ile uğraşan kimselerin gözünden kaçması imkansızdır. Tabi bu linki okumuşlarsa!

“Rothschildlerin en kârlı hareketlerinden birinin temeli, İngiliz zaferi halka duyurulduktan sonra atıldı. Nathan Rothschild, barışı takiben azalacak devlet borçlanmasının, savaş ertesi yurtiçi ekonomisinin yeniden yapılanmasını sona erdirecek iki yıllık dengelenme sürecinin ardından, İngiliz devlet bonolarında bir fırlama yaratacağını hesapladı. Finansal tarihin en cüretkar hareketlerinden biri olarak kabul edilen bir adımla, Nathan derhal devlet bono piyasasını o zaman için oldukça yüksek görünen bir fiyata satın alıp, iki yıl bekledikten sonra 1817'de piyasalardaki kısa bir fırlamanın tepesinde %40 kâr marjı ile sattı. Rothschild ailesinin elinde bulunan "kaldıraç" amaçlı kullanılacak (leverage) para düşünüldüğünde, bu kârın getirisinin ne kadar büyük olduğu anlaşılabilir.”

Forex ve Kaldıraçlı alım satım işlemleri

Esas itibariyle forex, bir ülkenin para birimi karşılığında başka bir ülke parasının alımı ya da satımı olarak tanımlanmaktadır. Forex, yani döviz alım satım işlemleri ticari, yatırım, riskten korunma ya da spekülatif amaçlarla dövize duyulan ihtiyaçtan dolayı yıllardır uluslararası kambiyo piyasalarında gerçekleştirilmektedir. En basit ifadesiyle, 1 ABD Doları=1.50 TL kurundan 150 TL karşılığı 100 ABD Doları alınması bir forex işlemidir.

Son yıllarda geleneksel kullanımından farklı bir şekilde yatırım amaçlı yapılan döviz işlemleri tüm dünyaya yayılmış ve yatırımcılar tarafından büyük rağbet görmüştür. Forex olarak adlandırılan bu işlemlerde iki ülke parasının birbirine ya da petrol, altın gibi emtia ve kıymetli madenlerin bir ülke parasına göre değeri alım satıma konu olmakta ve yatırımcılara yatırdıkları teminatın belirli bir katına kadar işlem yapma olanağı verilmektedir. Kaldıraç oranı olarak adlandırılan bu oran, bazen 1’e 50, 1’e 100 ve hatta 1’e 400’lere kadar ulaşabilmektedir.

Peki kaldıraç oranı yatırımcılara ne sağlar?

Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse;

Kaldıracın söz konusu olmadığı bir forex işleminde 1 ABD Doları=1,50 TL ise, elinizdeki 100 TL ile yaklaşık olarak 67 dolar alırsınız. Dolardan kâr elde etme düşüncesiyle bu işlemi yaparsanız, beklentiniz doların TL karşısında değer kazanmasıdır. Dolar 1.70 olursa, o zaman elinizdeki 67 dolarla 67x1.70=114 TL almanız mümkün hale gelir.  

Yani 14 TL kâr elde etmiş olursunuz.
Kaldıracın varlığı halinde ise; 1’e 100 kaldıraç oranıyla forex işlemi yaptıran kuruluş yatırımcısına şöyle bir teklifte bulunur:

1.000 TL karşılığında ben size 100.000 TL’lik işlem yaptıracağım ve döviz satacağım. Ama dövizi banknot olarak vermeyeceğim. İşlemi yaptığınız kur üzerinde meydana gelen değişiklikler neticesinde bir kâr oluşursa onu ödeyeceğim. Yani 100.000 TL’yi vermiş ve karşılığında 1 ABD Doları=1.50 TL den 66.667 dolar almış gibi olacaksınız. Kur 1,60 olursa o zaman, 66.667 Dolar karşılığında 106.667 TL alacaksınız.

Yani, 1.000 TL’lik teminatla 6.667 TL kâr elde etmiş olacaksınız.

Forex işlemlerini tüm dünyada cazip kılan da, yukarıda açıklandığı üzere, az miktardaki yatırımla yüksek kâr elde etme ümididir. Birçok yatırımcı, sürekli kâr elde edildiği gibi gerçeğe aykırı reklam, ilan ve duyurulardan etkilenerek, ellerindeki sınırlı tasarrufları bu alana yönlendirmekte, ancak kâr elde edemedikleri gibi, tasarruflarını tümüyle kaybedebilmektedirler.  

Çünkü kurların, yatırımcıların beklentilerinin aksine hareket etmesi durumunda, büyük zararlarla karşılaşılması kaçınılmazdır.

Yukarıda yer verdiğimiz örnekten hareket edersek, 1.000 TL teminat yatırarak, 1’e 100 kaldıraç oranıyla, 1 ABD Doları =1.50 TL’den yapılan 100.000 TL’lik bir dolar alım işleminde, fiyatın 1.40 seviyesine düşmesi durumunda, 6.667 TL zararla karşılaşılacaktır. Kurdaki düşüşün birden değil de, kademe kademe olduğunu göz önünde bulundurursak, yatırımcının pozisyonu fiyat 1.40’a dahi ulaşmadan 1.000 TL’lik teminatının tükendiği seviyede kapatılacak, yatırımcı yatırımının tümünü kaybedecektir.

Döviz piyasasının, dünya üzerindeki birçok gelişmeden etkilendiği ve fiyatların değişkenliğinin oldukça yüksek olduğu göz önüne alındığında, fiyatların yatırımcıların beklentilerinin aksi yönde değişmesi ve yatırımcıların bu piyasalarda para kaybetmesi sıklıkla yaşanmaktadır.  

Bu nedenle, tasarruflarını kaldıraçlı alım satım işlemlerine yönlendirmeyi düşünen yatırımcıların, bu işlemlerin yüksek oranda risk içerdiğini, döviz piyasaları ile ilgili bilgi ve tecrübe sahibi olmayı gerektirdiğini ve yatırımlarının tümünü kaybetme olasılığı ile karşı karşıya kalabileceklerini dikkate alarak karar vermeleri gereklidir.


*****

Kaynak: www.spk.gov.tr



22 Mart 2014 Cumartesi

One Man Or Woman In Nature


The best way to reach an understanding of the principles of economics, or politics, or anything else which involves the interaction of people, is to start by taking all the other people out of the picture.





All clear thinking about these problems begins with the idea of one man or woman in nature. Or, to put it another way, imagine yourself in the shoes of Robinson Crusoe.


Starting from such a situation makes it far easier to see the fundamental and irrefutable principles of economics. Here they are:


. There ain't no such thing as a free lunch!


. No one can consume more than he or she has produced.


. Nobody gets any if there ain't none.


. Don't eat the seed corn.


. After food, shelter, and clothing, the most important economic good is TIME!


. All productive work begins between the ears.


With more than one person (it makes no difference if it's six or six billion) in the picture, here are the fundamental and irrefutable principles of politics:


. Everyone has the right to life and liberty.


. You have a right to pursue happiness - there's no guarantee that you'll catch it.


. The payment for successful effort is ownership.


. Both parties must benefit or no voluntary exchange will take place.


. There is no such thing as the "right" to anything produced by another person's effort.


That's all there is to it. Just as the highest mathematics are built on the fact that 2 + 2 = 4, economics, politics, and finance, are built on these principles.

Willam Buckler



21 Mart 2014 Cuma

TARİH















İlk evre, bilimin evresidir, daha açık bir söyleyiş ile öğrenmekle geçmesi gereken evredir.
İkincisi, bilgeliğin evresidir.
Üçüncüsü, kavrayışın yetkinleşeceği evredir.

İlki, köleliğin;
İkincisi, oğulun babaya bağımlılığının evresi oldu.
Üçüncüsü özgürlüğün evresi olacak.

İlki, kırbaç altında gerçekleşti,
İkincisine, eylem damgasını vurdu,
Üçüncüsü, derin düşüncenin evresi olacak.

İlkini korku biçimlendirdi,
İkincisini inanç,
Üçüncüsüne Tanrı sevgisi damgasını vuracak.

İlki kölelerin zamanıydı,
İkincisi özgür insanların,
Üçüncüsü dostların zamanı olacak.

İlki yaşlıların zamanıydı,
İkincisi genç insanların zamanıdır.
Üçüncüsü de çocukların zamanı olacak.

İlki yıldızların altında,
İkincisi şafak zamanında olup bitti,
Üçüncüsü gün ortasında gerçekleşecek.


Gioacchino, Hegel, Comte

20 Mart 2014 Perşembe

Bir Wall Street Fıkrası

İki dağcıyı bir ayı kovalamaya başlar.  

 

Dağcılardan birisi çivili dağcı ayakkabısını koşu ayakkabısıyla değiştirmek için durup eğilir.  Arkadaşı korku ve heyecan içinde bağırır, 

 

“Deli misin sen?  Ayıdan daha hızlı koşamazsın ki!”  

 

Diğeri yerden kafasını sakince kaldırır ve şöyle cevap verir: 

 

“Ayıdan değil, senden daha hızlı koşmak için değiştiriyorum.”

 

 

8 Eylül 2013 Pazar

Sermaye’nin Anavatanı (3)


Ticaret Fuarları
 
The Frost Fair, 1814
Fiyat devrimi ve Amerika’daki sayısız altın madeninin keşfi geçmişten keskin bir kopuşu beraberinde getirirken, 16. yüzyılda daha başka ekonomik yenilikler de sahneye çıkmaya başlamıştı. Nitekim geleneksel bir kurum olan ticaret fuarları artık ekonomik hayatta önemli bir rol oynamaya başlıyor, günümüze kadar sürecek bir dönüşüme ön ayak oluyordu. Bu kurumun yaygınlaşması içerdiği medeni nitelik açısından çok önemlidir. Ticaret fuarları yüzyıllardır süregelen savaş, din çatışması, talan ve yağmalarla çarpıcı bir karşıtlık içindedir.

Ticaret fuarları Orta Çağ’dan başlayarak iş hayatının temel bir kurumu haline gelmiştir. Kentlerin çok küçük olduğu, her cadde köşesinde bir banka şubesinin bulunmadığı ve evden çıkıp beş dakikada ulaşılabilecek süpermarketlerin olmadığı bir dünyada satılacak malların teşhir edilmesini, alınıp satılmasını bu fuarlar mümkün kılıyordu. Bu aynı zamanda, telefonun, Federal Express’in, malların fiyatlarını, finansal araçları ya da döviz kurlarını bildirecek haber kanallarının ve internetin bulunmadığı bir dünyaydı. Biraraya gelebilecekleri merkezi yerler olmasaydı, tüccarlar mallarını tedarik edemeyecek veya bir iki yerel kaynakla sınırlı kalacaklardı. Büyük müşteriler aldıkları malları koyacak yerleri ve büyük çoğunlukla ihtiyaç duydukları bankerleri bulamayacaklardı. Bankerler olmasaydı, binlerce işlem sırasında biriken yükümlülüklerini karşılamak için gereken çok miktarda para ve kredi enstrümanına sahip olamayacaklardı. Günümüzde her yıl yapılan Frankfurt Kitap Fuarı, Las Vegas’da ileri teknoloji ürünlerinin yer aldığı renkli fuarlar ve uzun yıllardır var olan Leipzig Sanayi Makineleri Fuarı eski dönemlerin bu canlı ve gerekli kurumunun soluk gölgeleridir. Dahası, günümüzdeki fuarlar yılda bir kez açılırken, o dönemde yılda en az iki kez kuruluyorlardı. Başlıca fuar merkezlerinden biri olan Lyon’da yılda dört kez fuar açılırdı.

Finasman İhtiyacı

Tüccarların komşularıyla alışveriş yaptığı yerel fuarların aksine, ticaret fuarları satacak bir şeyi olmayan tüccarlara satın alma ya da tersine hiçbir şey almadan kendi ürününü satma olanağı sağlıyordu. Tek taraflı satın alma çoğu zaman finansman gerektirir, çünkü satın alan kişi aldığı şeyin karşılığında bir şey satmamıştır. Böylece fuarların formatı giderek gelişmeye başladı ve 16. yüzyılda, fuarları finanse etmek, malların kendisi kadar önem kazandı. Birçok örnekte, ticari işlemler mal hareketine bakılmaksızın finansal işlemle yapılıyordu. Büyük fuarlara tüccar ve finansçılar hakimdi. Belediye ve kraliyet kurumlarının temsilcileri ikinci derecede rol oynuyorlardı.

Fuarlarda çok sayıda sarraf standı yer alıyordu; İspanya’daki Madina Del Campo fuarında yalnızca farklı ülkelerin para birimlerine göre düzenlenmiş borç senetleri ile alışveriş yapılıyordu. Sarrafların işi bayağı yoğun olmalıydı. Yetkin bir kaynağa göre 16. yüzyılda Avrupa’da 48 farklı madeni para dolaşımda bulunuyordu. Bunlardan 11 adedi İtalyan kentlerinden, 9 adedi Hollanda’dan, 6 adedi İngiltere’den gelen paralardı, ayrıca İspanya, Fransa, Portekiz ve Macaristan’dan da az sayıda madeni para geliyordu.

Yine de madeni paraların kullanımındaki güçlük ve karışıklıklar nedeniyle, sarraflar da kullanımı giderek artan kağıt paraya yöneliyor, madeni paralardaki gelişmelerle çok yakından ilgilenmiyorlardı.

Temel Araç: Poliçe

Bu ödeme türünün temel aracı, 13. yüzyılda, belki de daha önce İtalyanların bulduğu poliçeydi. Poliçe daha sonra çok çeşitli alanlarda kullanılacak önemli bir buluştu.

Poliçelerin nasıl işlediğini anlamak için eşzamanlı olarak iki ticari işlem yapıldığını düşünmemiz gerekir. Örneğin; İtalya’daki bir tüccar Belçika’dan yün satın alır. Belçika’daki bir tüccar da İtalya’dan şarap alır. Bu iki işlem aynı zamanda gerçekleşir. Ancak yün satın alan İtalyan tüccar Belçikalıya doğrudan ödeme yapmaz. Şarap alan Belçikalı tüccar da İtalyana doğrudan ödeme yapmaz. Bunun yerine şarabı satan İtalyan satın alan Belçikalı adına bir borç senedi hazırlar. Ve bu senedi yün satın alan İtalyan tüccara satar. Yün tüccarı İtalyanın senedi satın alması şarap üreticisi İtalyanı tatmin eder. Yün tüccarı İtalyan satın aldığı yünün parasını ödemek için senedi Belçikalı yün üreticisine gönderir; Belçikalı yün üreticisi de döner, bu senedi Belçikalı şarap tüccarına satar; şarap tüccarının senedi satın alması Belçikalı yün üreticisini tatmin etmiştir. Böylelikle Belçikalı ve İtalyan üreticilerin alacakları para, bir diğer Belçikalı ve İtalyan tüccar tarafından ödenmiştir: İtalya’daki yün alıcısı İtalyan şarap satıcısına ödemiş; aynı anda, Belçika’daki şarap alıcısı Belçikalı yün satıcısına ödeme yapmıştır. Şarap, yün ve şarap satıcısı İtalyanın şarabı alan Belçikalı adına düzenlediği borç senedi yani poliçe sınırları aşarak dolaşmaktadır. Oysa ne İtalya’dan Belçika’ya, ne de tersi yönde bir para transferi olmamıştır.

İşlemlerde Ortaya Çıkan Farklar

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız örnek kadar basit olmamakla beraber, sürecin esası böyle işlemektedir. Tabii ki her ticari işlem tam olarak bir diğerine eşit değildir. Poliçeler muhataplarını bu kadar kolay bulmamaktadır. Ticari işlemlerin bir diğerine eşit olmamasından çıkan farkları kapatmak amacıyla, poliçelerin el değiştirdiği canlı bir piyasa kurulmuştur. Örneğin, 1585 yılında Amsterdam’daki tüccar ve bankerler adına düzenlenen poliçeler Antwerp, Köln, Danzig, Hamburg, Lizbon, Lübeck, Rouen ve Sevilla’da el değiştiriyordu.

Bu piyasalarda esas kişilerden daha çok aracılar poliçe bakiyelerini kendi aralarında ödeyerek kapatırlardı. Aracılar mal arz eden kişilere peşin ödeme yaparak ve daha sonra o malları satın alan kişilerden, yapmış oldukları peşin ödemeleri tahsil ederek çoğu zaman banker gibi çalışırlardı. Büyük miktarlar yerine yalnızca arada oluşan farkların ödendiği ve çok sayıda aracının katıldığı bir iş haline gelen bu poliçe piyasaları, iki tarafta oluşan farkların kapatılması için gerek duyulan madeni para ihtiyacını önemli ölçüde azalttı. Bir olayda bir peni bile kullanılmaksızın bir milyon livre el değiştirmişti. Bu süreç, aracılarla sarrafların biribirileriyle karşılaştıkları; poliçeleri alıp sattıkları; dövizle ödeme yaptıkları ticaret fuarları kurulmaksızın işleyemezdi. İtalyanlar Belçikalı aracılarla hesap kapatırlar, ödemeyi Belçikalılar İngilizlere yapardı.

Ticaret Fuarlarından Büyük Aile Şirketlerine

Bu düzenlemeler çarpıcı değişimleri beraberinde getirmişti. Tüccarlar artık hesap görmek için yolculuk yapmıyorlardı. Şimdi ticari işlemlerin en etkin biçimde yapılabildiği ticaret merkezlerine seyahat ediyorlardı.

Sonuç olarak, ticaret fuarlarındaki merkezi uygulamalar finansman işlemlerinin hacmini artırmıştı. Ticari firmalar zamanla çeşitlendiler ve zaman içinde, bu işlemlerin çoğunda başlıca faaliyetleri döviz alım satımı olan çok büyük aile şirketleri haline geldiler: Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Fuggers, Floransa’da Mediciler ve daha sonraları Rothschilds ve Baring Brothers gibi şirketler ortaya çıkmaya başladı.

Para kavramı bütünüyle değişmişti. Devletin resmi parası olarak prenslerin bastığı geleneksel kamu paraları, şimdi tüccar ve bankerler arasındaki ticari ilişkilerde ödeme aracı olarak kullanılan kredi araçları biçiminde ortaya çıkan özel paralarla aynı anda dolaşıma giriyordu. Modern dünyada bir işin karşılığında ödeme yaparken herkes gibi kağıt para vermek yerine çek yazarsanız, özel para iş başında demektir. Günümüzde bu işlevi kitlelere yayılan kredi kartları çok cüzi alışverişlerde bile yapabilmektedir.

İşte tüm bu düzenlemeler ilk olarak 15 ve 16. yüzyıllarda, poliçe kullanımının giderek artması ve ticaret fuarlarıyla gelişmiştir. Sermayenin ortaya çıkışına, bir bakıma, bu uygulamaların finansman işlemlerinin hacmini artırması neden olmuştur. Dolayısıyla, Avrupa bu gelişmeler  ile “Sermaye’nin Anavatanı” olma özelliğini hak etmektedir.

*****

Kaynak: Altının Gücü, Peter L. Bernstein, Sayfa 119-161