Key Points
`Win or lose, everybody gets what they want out of the market. Some people seem to like to lose, so they win by losing money.` Ed Seykota
19 Nisan 2014 Cumartesi
25 Mart 2014 Salı
“Hükümet Duyarlılığı” ve Küresel Finans Merkezi Vizyonu
Z/Yen adlı danışmanlık şirketi, gerçek bir küresel finans
merkezi olmanın unsurlarını önem sırasıyla şöyle listeliyor:
- Nitelikli
İnsan Gücü;
- Düzenleyici
ve Denetleyici Çerçeve;
- Uluslararası
Finans Piyasalarına Ulaşım;
- İş Yapma
Altyapısının Kalitesi;
- Müşterilere
Ulaşım;
- Adil
Ticaret Ortamı;
- Hükümet
Duyarlılığı;
- Kurumsal
Vergi Rejimi;
- Maliyetler;
- Uzman
Tedarikçilere Ulaşım;
- Hayat
Kalitesi;
- Kültür
ve Dil;
- Ticari
Garyrimenkullerin Kalitesi; ve
- Gelir
Vergisi Rejimi.
Bu sıralamada ortalarda yer bulan “Hükümet Duyarlılığı”na
ister istemez hem gözüm hem zihnim takılıp kalıyor.
Diğerleri hususunda da söylenecek çok söz var, ama faiz lobisinin ve
spekülatörlerin hasım ilan edildiği bir duyarlılıkta, İstanbul’un küresel
finans merkezi olma vizyonunu nasıl gerçekleştireceğini de kendi kendime sormadan
edemiyorum. Paraya adres gösteren bir “Hükümet Duyarlılığı” ile inanın bu
vizyonu gerçekleştirmek çok zor! Gerçekleşecek olsa bile bu anlayışla, herhalde
bir kaç asır sürer.
17nci yüzyılda
Japonya’nın finans ve kültür merkezi olan Osaka!
Ali Perşembe Osaka ve Japonya’nın durumunu şöyle anlatıyor:
“1600’lü yıllarda Japonya’nın finans ve kültür merkezi olan
Osaka kentinin Dojima semtinde vadeli işlemler dünyasının temelleri atılırken,
daha kuzeyde henüz tıfıl kasabalıktan kafasını kaldıramamış olan Edo (Tokyo’nun
eski adı) ve onun gibi diğer yerleşim merkezlerinde Osaka’nın başarısını sindiremeyen
bir Japon kültürü fenomeni yaşanıyordu. Bu binlerce yıllık kültür kızlarını
samuraylarla evlendirmek, çiftçiye saygı duymak ve zanaatkâr ve üreticinin
önünde eğilmek gibi değerlerle yoğrulmuştu. Parayla uğraşmak (günümüzün
fiyakalı deyimi ile “finansçı olmak”) toplumun tukaka ettiği bir meslekti.
Japon kültürü bu mesleği içine hiç sindiremedi ve Osaka’da Dojima ve Yadoya’nın
bahçesi gibi “borsacıların” toplandığı mahalleri her on beş yılda bir kılıçtan
geçirdi. “Sosyal statüsüyle bağdaşmayan bir refaha erişmek” (yâni para işiyle
uğraşarak zengin olmak) suçundan binlerce “finansçı” doğrandı, gitti. Öyle ki,
Japonya ilk resmi borsasını ancak 1951 yılında açabildi. Genlerine para işi
kazınmış olan Osaka’lıların bu işi yaptıkları için 300 yıl boyunca doğranmış
olmalarına rağmen koca Japonya’nın birbirlerini “Mokarimakka!” (“Kâr ediyor
musun?”) diye selâmlayan tek halkı olması acı bir ironi taşır...”
Batı Medeniyeti Çok
mu Farklıydı?
Bunun cevabını da Niall Ferguson’dan okuyalım:
“Batı medeniyetinin tarihi boyunca finans ve finansçılara
karşı devamlı yinelenen bir husumet olmuştur. Bu düşmanlığın kökleri borç
vererek para kazananların tarım ve sanayi ile uğraşanların “reel” ekonomik
faaliyetleri üzerinde parazitlik yaptığı fikrinde yatmaktadır ve üç nedeni
vardır:
- Borçluların
sayısının kreditörlerin sayısından hep daha fazla olmuş olması;
- Finansal
kriz ve skandalların, finansın refah yerine fukaralık, istikrar yerine
volatilitenin anasıymış gibi gözükmesine neden olacak kadar sık tekrarlanması;
ve
- Yüzyıllar
boyunca, dünyanın her bir tarafındaki ülkelerde finansal hizmetlerin orantısız
bir biçimde daha çok etnik veya dini azınlıklar tarafından sağlanmış olması, bu
azınlıkların hep toprak sahibi olmak ve kamu görevi yapmak gibi vatandaşlık
haklarının kısıtlanarak kendi sıkı akrabalık ve güven şebekeleri dahilinde
finans üzerine uzmanlaşıp başarılı olmaları.”
Kalkınmanın ve Maddi
Refahın Kökü Paradır!
“Murdar paraya karşı önyargılarımız ne kadar kök salmış
olursa olsun, kalkınmanın kökünde para yatar. İnsanlığın yükselişinde en büyük
etken paranın yükselişi olmuştur. Finansal inovasyon, borçlu ailelerin kanını
emen sülük olmaktan veya dul ve yetimlerin tasarruflarıyla kumar oynamaktan
ziyade, insanoğlunun mağara perişanlığından bugün birçoğumuzun tanıştığı maddi
refaha ulaşmasında yeri doldurulamaz bir rol oynamıştır. Medeniyetin Babil’den
Hong Kong’a doğru yaptığı yolculukta borç ve kredinin evrimi en az teknolojik
buluşlar kadar önemli olmuştur. Bankalar ve bono piyasaları İtalyan
Rönesansı’nın, ihtişamının;
kurumsal finansman Hollanda ve İngiliz imparatorluklarının; sigortacılık, konut
kredileri ve tüketici finansmanı yirminci yüzyılda A.B.D. zaferinin temelleri
olmuşlardır.”
“Eğer borç alma ve verme temelleri olmasaydı dünyamızın
ekonomik tarihi yazılamazdı. Ve borçlular ve kreditörler arasında mütemadiyen
büyüyen ilişkiler ağı olmasaydı günümüzün küresel ekonomisi stop ederdi. Evet,
para dünyayı döndürmez ama dudak uçuklatacak sayıda insanın, ürünün ve hizmetin
dünyayı dolaşmasını sağlar.”
*****
Kaynaklar:
Ali Perşembe, “Finansçı olmak, Rantçı Olmak mı?”, 9 Temmuz 2009, Dünya Gazetesi
Niall Ferguson, The Ascent of Money, (Londra, Penguin Books,
2008)
24 Mart 2014 Pazartesi
Rothschildler, Döviz Alım Satımı ve Kaldıraçlı İşlem
Sermayenin Anavatanı başlıklı yazı serimizde, sermayenin
izini sürerken karşılaştığımız; artan finansman işlemleri
ile birlikte kurulan, başlıca faaliyet alanı döviz alım satımı olan çok büyük
aile şirketlerinin adlarını bir kez daha hatırlayalım: “Fuggerler, Mediciler ve daha sonraları Rothschildler ve
Baring Brothers.”
İddiaya göre bunlardan
biri olan Rothschildler 19. yüzyıl boyunca, hem özelde, hem modern tarihte
en büyük serveti oluşturmuşlardır. Bu
servetin arkasında neler olduğu, bu servetle ne gibi faaliyetlerde
bulunduklarına dair pek çok dedikodu vardır. Ancak wikipedia.tr’de özellikle
dikkat çeken bir bölüm var ki, döviz alım satımı ile uğraşan kimselerin
gözünden kaçması imkansızdır. Tabi bu linki okumuşlarsa!
“Rothschildler’in
en kârlı hareketlerinden birinin temeli, İngiliz zaferi halka duyurulduktan
sonra atıldı. Nathan Rothschild, barışı takiben azalacak devlet borçlanmasının,
savaş ertesi yurtiçi ekonomisinin yeniden yapılanmasını sona erdirecek iki
yıllık dengelenme sürecinin ardından, İngiliz devlet bonolarında bir fırlama
yaratacağını hesapladı. Finansal tarihin en cüretkar hareketlerinden biri
olarak kabul edilen bir adımla, Nathan derhal devlet bono piyasasını o zaman
için oldukça yüksek görünen bir fiyata satın alıp, iki yıl bekledikten sonra
1817'de piyasalardaki kısa bir fırlamanın tepesinde %40 kâr marjı ile
sattı. Rothschild ailesinin elinde bulunan "kaldıraç" amaçlı
kullanılacak (leverage) para düşünüldüğünde, bu kârın getirisinin ne kadar
büyük olduğu anlaşılabilir.”
Forex ve Kaldıraçlı alım satım işlemleri
Esas itibariyle forex, bir ülkenin para birimi karşılığında
başka bir ülke parasının alımı ya da satımı olarak tanımlanmaktadır. Forex,
yani döviz alım satım işlemleri ticari, yatırım, riskten korunma ya da
spekülatif amaçlarla dövize duyulan ihtiyaçtan dolayı yıllardır uluslararası
kambiyo piyasalarında gerçekleştirilmektedir. En basit ifadesiyle, 1 ABD
Doları=1.50 TL kurundan 150 TL karşılığı 100 ABD Doları alınması bir forex
işlemidir.
Son yıllarda geleneksel kullanımından farklı bir şekilde
yatırım amaçlı yapılan döviz işlemleri tüm dünyaya yayılmış ve yatırımcılar
tarafından büyük rağbet görmüştür. Forex olarak adlandırılan bu işlemlerde iki
ülke parasının birbirine ya da petrol, altın gibi emtia ve kıymetli madenlerin
bir ülke parasına göre değeri alım satıma konu olmakta ve yatırımcılara
yatırdıkları teminatın belirli bir katına kadar işlem yapma olanağı
verilmektedir. Kaldıraç oranı olarak adlandırılan bu oran, bazen 1’e 50, 1’e
100 ve hatta 1’e 400’lere kadar ulaşabilmektedir.
Peki kaldıraç oranı
yatırımcılara ne sağlar?
Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse;
Kaldıracın söz konusu olmadığı bir forex işleminde 1 ABD
Doları=1,50 TL ise, elinizdeki 100 TL ile yaklaşık olarak 67 dolar alırsınız. Dolardan kâr elde etme düşüncesiyle bu işlemi
yaparsanız, beklentiniz doların TL karşısında değer kazanmasıdır. Dolar 1.70
olursa, o zaman elinizdeki 67 dolarla 67x1.70=114 TL
almanız mümkün hale gelir.
Yani 14 TL kâr
elde etmiş olursunuz.
Kaldıracın varlığı halinde ise; 1’e 100 kaldıraç oranıyla
forex işlemi yaptıran kuruluş yatırımcısına şöyle bir teklifte bulunur:
1.000 TL karşılığında ben size 100.000 TL’lik işlem yaptıracağım ve döviz satacağım. Ama dövizi
banknot olarak vermeyeceğim. İşlemi yaptığınız kur üzerinde meydana gelen değişiklikler neticesinde bir kâr oluşursa onu ödeyeceğim. Yani
100.000 TL’yi vermiş ve karşılığında 1 ABD Doları=1.50 TL den 66.667 dolar
almış gibi olacaksınız. Kur
1,60 olursa o zaman, 66.667 Dolar karşılığında 106.667 TL alacaksınız.
Yani, 1.000 TL’lik teminatla 6.667 TL kâr elde etmiş olacaksınız.
Forex işlemlerini tüm dünyada cazip kılan da, yukarıda
açıklandığı üzere, az miktardaki yatırımla yüksek kâr elde etme ümididir. Birçok yatırımcı, sürekli kâr elde edildiği gibi gerçeğe
aykırı reklam, ilan ve duyurulardan etkilenerek, ellerindeki sınırlı
tasarrufları bu alana yönlendirmekte, ancak kâr elde edemedikleri
gibi, tasarruflarını tümüyle kaybedebilmektedirler.
Çünkü kurların,
yatırımcıların beklentilerinin aksine hareket etmesi durumunda, büyük
zararlarla karşılaşılması kaçınılmazdır.
Yukarıda yer verdiğimiz örnekten hareket edersek, 1.000 TL
teminat yatırarak, 1’e 100 kaldıraç oranıyla, 1 ABD Doları =1.50 TL’den yapılan
100.000 TL’lik bir dolar alım işleminde, fiyatın 1.40 seviyesine düşmesi
durumunda, 6.667 TL zararla karşılaşılacaktır. Kurdaki düşüşün birden değil de,
kademe kademe olduğunu göz önünde bulundurursak, yatırımcının pozisyonu fiyat
1.40’a dahi ulaşmadan 1.000 TL’lik teminatının tükendiği seviyede kapatılacak,
yatırımcı yatırımının tümünü kaybedecektir.
Döviz piyasasının, dünya üzerindeki birçok gelişmeden
etkilendiği ve fiyatların değişkenliğinin oldukça yüksek olduğu göz önüne
alındığında, fiyatların yatırımcıların beklentilerinin aksi yönde değişmesi ve
yatırımcıların bu piyasalarda para kaybetmesi sıklıkla yaşanmaktadır.
Bu nedenle,
tasarruflarını kaldıraçlı alım satım işlemlerine yönlendirmeyi düşünen
yatırımcıların, bu işlemlerin yüksek oranda risk içerdiğini, döviz piyasaları
ile ilgili bilgi ve tecrübe sahibi olmayı gerektirdiğini ve yatırımlarının
tümünü kaybetme olasılığı ile karşı karşıya kalabileceklerini dikkate alarak
karar vermeleri gereklidir.
*****
Kaynak: www.spk.gov.tr
22 Mart 2014 Cumartesi
One Man Or Woman In Nature
The best way to reach an understanding of the principles of economics, or politics, or anything else which involves the interaction of people, is to start by taking all the other people out of the picture.
All clear thinking about these problems begins with the idea of one man or woman in nature. Or, to put it another way, imagine yourself in the shoes of Robinson Crusoe.
Starting from such a situation makes it far easier to see the fundamental and irrefutable principles of economics. Here they are:
. There ain't no such thing as a free lunch!
. No one can consume more than he or she has produced.
. Nobody gets any if there ain't none.
. Don't eat the seed corn.
. After food, shelter, and clothing, the most important economic good is TIME!
. All productive work begins between the ears.
With more than one person (it makes no difference if it's six or six billion) in the picture, here are the fundamental and irrefutable principles of politics:
. Everyone has the right to life and liberty.
. You have a right to pursue happiness - there's no guarantee that you'll catch it.
. The payment for successful effort is ownership.
. Both parties must benefit or no voluntary exchange will take place.
. There is no such thing as the "right" to anything produced by another person's effort.
That's all there is to it. Just as the highest mathematics are built on the fact that 2 + 2 = 4, economics, politics, and finance, are built on these principles.
Willam Buckler
21 Mart 2014 Cuma
TARİH
İlk evre, bilimin evresidir, daha açık bir söyleyiş ile öğrenmekle geçmesi gereken evredir.
İkincisi, bilgeliğin evresidir.
Üçüncüsü, kavrayışın yetkinleşeceği evredir.
İlki, köleliğin;
İkincisi, oğulun babaya bağımlılığının evresi oldu.
Üçüncüsü özgürlüğün evresi olacak.
İlki, kırbaç altında gerçekleşti,
İkincisine, eylem damgasını vurdu,
Üçüncüsü, derin düşüncenin evresi olacak.
İlkini korku biçimlendirdi,
İkincisini inanç,
Üçüncüsüne Tanrı sevgisi damgasını vuracak.
İlki kölelerin zamanıydı,
İkincisi özgür insanların,
Üçüncüsü dostların zamanı olacak.
İlki yaşlıların zamanıydı,
İkincisi genç insanların zamanıdır.
Üçüncüsü de çocukların zamanı olacak.
İlki yıldızların altında,
İkincisi şafak zamanında olup bitti,
Üçüncüsü gün ortasında gerçekleşecek.
Gioacchino, Hegel, Comte
20 Mart 2014 Perşembe
Bir Wall Street Fıkrası
İki dağcıyı bir ayı kovalamaya başlar.
Dağcılardan birisi çivili dağcı ayakkabısını koşu ayakkabısıyla değiştirmek için durup eğilir. Arkadaşı korku ve heyecan içinde bağırır,
“Deli misin sen? Ayıdan daha hızlı koşamazsın ki!”
Diğeri yerden kafasını sakince kaldırır ve şöyle cevap verir:
“Ayıdan değil, senden daha hızlı koşmak için değiştiriyorum.”
8 Eylül 2013 Pazar
Sermaye’nin Anavatanı (3)
Ticaret Fuarları
Fiyat devrimi ve
Amerika’daki sayısız altın madeninin keşfi geçmişten keskin bir kopuşu
beraberinde getirirken, 16. yüzyılda daha başka ekonomik yenilikler de sahneye
çıkmaya başlamıştı. Nitekim geleneksel bir kurum olan ticaret fuarları artık
ekonomik hayatta önemli bir rol oynamaya başlıyor, günümüze kadar sürecek bir
dönüşüme ön ayak oluyordu. Bu kurumun yaygınlaşması içerdiği medeni nitelik
açısından çok önemlidir. Ticaret fuarları yüzyıllardır süregelen savaş, din
çatışması, talan ve yağmalarla çarpıcı bir karşıtlık içindedir.
Ticaret fuarları
Orta Çağ’dan başlayarak iş hayatının temel bir kurumu haline gelmiştir.
Kentlerin çok küçük olduğu, her cadde köşesinde bir banka şubesinin bulunmadığı
ve evden çıkıp beş dakikada ulaşılabilecek süpermarketlerin olmadığı bir
dünyada satılacak malların teşhir edilmesini, alınıp satılmasını bu fuarlar
mümkün kılıyordu. Bu aynı zamanda, telefonun, Federal Express’in, malların
fiyatlarını, finansal araçları ya da döviz kurlarını bildirecek haber
kanallarının ve internetin bulunmadığı bir dünyaydı. Biraraya gelebilecekleri
merkezi yerler olmasaydı, tüccarlar mallarını tedarik edemeyecek veya bir iki
yerel kaynakla sınırlı kalacaklardı. Büyük müşteriler aldıkları malları koyacak
yerleri ve büyük çoğunlukla ihtiyaç duydukları bankerleri bulamayacaklardı.
Bankerler olmasaydı, binlerce işlem sırasında biriken yükümlülüklerini
karşılamak için gereken çok miktarda para ve kredi enstrümanına sahip
olamayacaklardı. Günümüzde her yıl yapılan Frankfurt Kitap Fuarı, Las Vegas’da
ileri teknoloji ürünlerinin yer aldığı renkli fuarlar ve uzun yıllardır var
olan Leipzig Sanayi Makineleri Fuarı eski dönemlerin bu canlı ve gerekli
kurumunun soluk gölgeleridir. Dahası, günümüzdeki fuarlar yılda bir kez
açılırken, o dönemde yılda en az iki kez kuruluyorlardı. Başlıca fuar
merkezlerinden biri olan Lyon’da yılda dört kez fuar açılırdı.
Finasman İhtiyacı
Tüccarların
komşularıyla alışveriş yaptığı yerel fuarların aksine, ticaret fuarları satacak
bir şeyi olmayan tüccarlara satın alma ya da tersine hiçbir şey almadan kendi
ürününü satma olanağı sağlıyordu. Tek taraflı satın alma çoğu zaman finansman
gerektirir, çünkü satın alan kişi aldığı şeyin karşılığında bir şey satmamıştır.
Böylece fuarların formatı giderek gelişmeye başladı ve 16. yüzyılda, fuarları
finanse etmek, malların kendisi kadar önem kazandı. Birçok örnekte, ticari
işlemler mal hareketine bakılmaksızın finansal işlemle yapılıyordu. Büyük
fuarlara tüccar ve finansçılar hakimdi. Belediye ve kraliyet kurumlarının
temsilcileri ikinci derecede rol oynuyorlardı.
Fuarlarda çok
sayıda sarraf standı yer alıyordu; İspanya’daki Madina Del Campo fuarında
yalnızca farklı ülkelerin para birimlerine göre düzenlenmiş borç senetleri ile
alışveriş yapılıyordu. Sarrafların işi bayağı yoğun olmalıydı. Yetkin bir
kaynağa göre 16. yüzyılda Avrupa’da 48 farklı madeni para dolaşımda
bulunuyordu. Bunlardan 11 adedi İtalyan kentlerinden, 9 adedi Hollanda’dan, 6
adedi İngiltere’den gelen paralardı, ayrıca İspanya, Fransa, Portekiz ve
Macaristan’dan da az sayıda madeni para geliyordu.
Yine de madeni
paraların kullanımındaki güçlük ve karışıklıklar nedeniyle, sarraflar da
kullanımı giderek artan kağıt paraya yöneliyor, madeni paralardaki gelişmelerle
çok yakından ilgilenmiyorlardı.
Temel Araç: Poliçe
Bu ödeme türünün
temel aracı, 13. yüzyılda, belki de daha önce İtalyanların bulduğu poliçeydi.
Poliçe daha sonra çok çeşitli alanlarda kullanılacak önemli bir buluştu.
Poliçelerin nasıl
işlediğini anlamak için eşzamanlı olarak iki ticari işlem yapıldığını düşünmemiz
gerekir. Örneğin; İtalya’daki bir tüccar Belçika’dan yün satın alır.
Belçika’daki bir tüccar da İtalya’dan şarap alır. Bu iki işlem aynı zamanda
gerçekleşir. Ancak yün satın alan İtalyan tüccar Belçikalıya doğrudan ödeme
yapmaz. Şarap alan Belçikalı tüccar da İtalyana doğrudan ödeme yapmaz. Bunun
yerine şarabı satan İtalyan satın alan Belçikalı adına bir borç senedi
hazırlar. Ve bu senedi yün satın alan İtalyan tüccara satar. Yün tüccarı
İtalyanın senedi satın alması şarap üreticisi İtalyanı tatmin eder. Yün tüccarı
İtalyan satın aldığı yünün parasını ödemek için senedi Belçikalı yün
üreticisine gönderir; Belçikalı yün üreticisi de döner, bu senedi Belçikalı
şarap tüccarına satar; şarap tüccarının senedi satın alması Belçikalı yün
üreticisini tatmin etmiştir. Böylelikle Belçikalı ve İtalyan üreticilerin
alacakları para, bir diğer Belçikalı ve İtalyan tüccar tarafından ödenmiştir:
İtalya’daki yün alıcısı İtalyan şarap satıcısına ödemiş; aynı anda,
Belçika’daki şarap alıcısı Belçikalı yün satıcısına ödeme yapmıştır. Şarap, yün
ve şarap satıcısı İtalyanın şarabı alan Belçikalı adına düzenlediği borç senedi
yani poliçe sınırları aşarak dolaşmaktadır. Oysa ne İtalya’dan Belçika’ya, ne
de tersi yönde bir para transferi olmamıştır.
İşlemlerde Ortaya Çıkan Farklar
Yukarıda
anlatmaya çalıştığımız örnek kadar basit olmamakla beraber, sürecin esası böyle
işlemektedir. Tabii ki her ticari işlem tam olarak bir diğerine eşit değildir.
Poliçeler muhataplarını bu kadar kolay bulmamaktadır. Ticari işlemlerin bir
diğerine eşit olmamasından çıkan farkları kapatmak amacıyla, poliçelerin el
değiştirdiği canlı bir piyasa kurulmuştur. Örneğin, 1585 yılında Amsterdam’daki
tüccar ve bankerler adına düzenlenen poliçeler Antwerp, Köln, Danzig, Hamburg,
Lizbon, Lübeck, Rouen ve Sevilla’da el değiştiriyordu.
Bu piyasalarda
esas kişilerden daha çok aracılar poliçe bakiyelerini kendi aralarında ödeyerek
kapatırlardı. Aracılar mal arz eden kişilere peşin ödeme yaparak ve daha sonra
o malları satın alan kişilerden, yapmış oldukları peşin ödemeleri tahsil ederek
çoğu zaman banker gibi çalışırlardı. Büyük miktarlar yerine yalnızca arada
oluşan farkların ödendiği ve çok sayıda aracının katıldığı bir iş haline gelen bu
poliçe piyasaları, iki tarafta oluşan farkların kapatılması için gerek duyulan
madeni para ihtiyacını önemli ölçüde azalttı. Bir olayda bir peni bile
kullanılmaksızın bir milyon livre el değiştirmişti. Bu süreç, aracılarla
sarrafların biribirileriyle karşılaştıkları; poliçeleri alıp sattıkları;
dövizle ödeme yaptıkları ticaret fuarları kurulmaksızın işleyemezdi. İtalyanlar
Belçikalı aracılarla hesap kapatırlar, ödemeyi Belçikalılar İngilizlere
yapardı.
Ticaret Fuarlarından Büyük Aile Şirketlerine
Bu düzenlemeler çarpıcı
değişimleri beraberinde getirmişti. Tüccarlar artık hesap görmek için yolculuk
yapmıyorlardı. Şimdi ticari işlemlerin en etkin biçimde yapılabildiği ticaret
merkezlerine seyahat ediyorlardı.
Sonuç olarak,
ticaret fuarlarındaki merkezi uygulamalar finansman işlemlerinin hacmini
artırmıştı. Ticari firmalar zamanla çeşitlendiler ve zaman içinde, bu
işlemlerin çoğunda başlıca faaliyetleri döviz alım satımı olan çok büyük aile
şirketleri haline geldiler: Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Fuggers, Floransa’da
Mediciler ve daha sonraları Rothschilds ve Baring Brothers gibi şirketler
ortaya çıkmaya başladı.
Para kavramı
bütünüyle değişmişti. Devletin resmi parası olarak prenslerin bastığı
geleneksel kamu paraları, şimdi tüccar ve bankerler arasındaki ticari
ilişkilerde ödeme aracı olarak kullanılan kredi araçları biçiminde ortaya çıkan
özel paralarla aynı anda dolaşıma giriyordu. Modern dünyada bir işin
karşılığında ödeme yaparken herkes gibi kağıt para vermek yerine çek
yazarsanız, özel para iş başında demektir. Günümüzde bu işlevi kitlelere
yayılan kredi kartları çok cüzi alışverişlerde bile yapabilmektedir.
İşte tüm bu
düzenlemeler ilk olarak 15 ve 16. yüzyıllarda, poliçe kullanımının giderek
artması ve ticaret fuarlarıyla gelişmiştir. Sermayenin ortaya çıkışına, bir
bakıma, bu uygulamaların finansman işlemlerinin hacmini artırması neden
olmuştur. Dolayısıyla, Avrupa bu gelişmeler ile “Sermaye’nin Anavatanı” olma özelliğini
hak etmektedir.
*****
Kaynak: Altının Gücü, Peter L. Bernstein, Sayfa 119-161
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





